|
|
|
Tembellik Hakkı. |
Bir nisan melteminde, "Ne olacak bu memleketin hali" sorularıyla
memleketi ve çevreyi bunaltmak yerine, kuytuda bir hamağa
kurulup güneşle halvet olmanın, kulağımı uyanan toprağın sesine,
burnumu rüzgarın nefesine verip baharla kadeh tokuşturmanın tadını
keşfettim. Her bahar yenileniyordu insanoğlu; bir başka deyişle, "Bir
nisan bir insan"dı.
Onları görür görmez tanıdım.
Benim eski hastalığıma tutulmuşlardı.
Bir tüberkülozlu bir diğerini nasıl
öksürüğünden tanırsa, ben de onları cep
telefonlarının sesinden teşhis ettim. Bacaklarında uzun şort,
başlarında hasır şapka, ayaklarında şıpıdık terlik, ellerinde cep
telefonuyla geldikleri kumsalın her köşesinde cırcır
böcekleri gibi arsız ötüp duruyorlardı. "Cırrr" sesini
duyar duymaz telaşla fırlayıp avuçlarındaki kumları silkeliyor,
sonra da yüzlerini denize verip koca göbeklerini ovuştura
ovuştura uzun uzun konuşuyorlardı. Ardından telefonu eşler devralıyor,
arada çocuklarını çağırıp "Gel yavrum anneannen bayramını
kutlayacak" davetiyle emaneti ailenin en küçüğüne
devrediyorlardı.
Büroyu tatil etmemiş, sırtlayıp getirmişlerdi adeta...
Evlerinde internet bağlantılı dizüstü bilgisayarları,
bütün kanalları çeken uydu antenleri, "ne olur ne
olmaz" diye yanlarına aldıkları takım elbiseleri de olduğundan emindim.
Emindim; çünkü bir süre öncesine kadar ben
de onlardan biriydim.
En güzel tatil sabahlarına, günün gazetelerini
alabileceğim bir bayi aramakla başlar, bulamazsam konu komşuya
sırnaşırdım.
İşkoliktim. Çalışmadığım her dakika kendimi kötü
hissediyordum. Denize dalsam yazı konusu çıkarıyor, bir
müze gezsem belgesel kokusu alıyor, kumsalda güzel bir kadın
görsem tv kadrajına oturtmaya çalışıyordum. Kulağım her
daim telefondaydı. Diz üstü bilgisayarım şımarık bir
çocuk gibi dizimden inmezdi.
Geceleri insanlar sahilleri gezerdi, ben tv kanallarını...
Sonra tedavi oldum.
"Tembel hakları evrensel beyannamesini" okudum. Yan gelip yatmanın en
temel insan haklarından olduğunu, hiç kimsenin isteği dışında
çalışmaya zorlanamayacağını öğrendim.
Ütopyalar insanlara daha az çalışma, daha çok boş
zaman vaadediyorlardı.
O halde hedef buydu: Tembellikten artakalan boş zamanları
çalışmaya ayırmak, "Niye hiç çalışmıyorsun"
sorularını da "Hiç boş vaktim olmuyor ki" diye yanıtlamak...
Doğrusu bahar, bu tedavi sürecinde en etkili ilacım oldu.
Orhan Veli'yi evkaftaki memuriyetinden eden havalarla iyileştim.
Bir nisan melteminde, "Ne olacak bu memleketin hali" sorularıyla
memleketi ve çevreyi bunaltmak yerine, kuytuda bir hamağa
kurulup güneşle halvet olmanın, kulağımı uyanan toprağın sesine,
burnumu rüzgarın nefesine verip baharla kadeh tokuşturmanın tadını
keşfettim. Her bahar yenileniyordu insanoğlu; bir başka deyişle, "Bir
nisan bir insan"dı.
İşte bunu öğrendiğim için tatilde eski hastalığımın
pençesinde can çekişenleri görünce yanlarına
gitmek, cep telefonlarını anteninden tuttuğum gibi denize atmak ve
sonra onları şaşkın bakan gözlerinden öperek,
"Üzülme yavrucuğum" demek istedim, "İyileşeceksin. Gör
bak, onlarsız kendini daha iyi hissedeceksin."
Yazıya, tembellerce "Düzeltilmiş" bir La Fontaine masalıyla son
verelim:
Karınca yine deli gibi çalışmış o yaz; dere tepe gezip kış
için yiyecek depolamış. Ağustos böceği ise yine dalgasını
geçip şarkılar söyleyerek çiçek
çiçek gezip eğlenceye vurmuş kendini... Sonra kış gelmiş.
Karınca tam biriktirdiklerini yemeye koyulmuş ki kapı çalmış:
İki dirhem bir çekirdek Ağustos böceği... başında şapka,
elinde bavul... "Hayrola" diye sormuş karınca... "Paris'e tatile
gidiyorum, bir isteğin var mı" diye sormuş bizimki... Karınca
öfkeyle, "Tek bir ricam var" demiş,
"Söyle o La Fontaine denen madrabaza, bir daha öyle
poposundan masal uydurmasın..."
|
|
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)
|
|
|